Kurumun gölgesi düştü: gündelik hayat… Gün, gündüz, aydınlıkta yaşayan, aydınlıkta yaşanan, sabahtan geceye, uyanık süremiz, gündelik hayatımız –ve ötesi; rüyalarımız, geçmişi ve geleceği hep yeniden tasarlayan, kurgulayan, kurcalayan varlığımız; mevcut halle namevcut ideal arasına sıkıştırdığımız dünya ve biz… Hayatımızın nerede ve nasıl kurulduğu, sürdüğü; ilişkiler, retler ve kabuller; katlanma ve bağışlama; hırs ve feragat; esir ve özgür ömürler…
Hakikat –hayat–, her bir ömür için, buradaysa ve bu kadarsa; tüm felsefe tarihi her koşulda –onaylayarak ya da reddederek, imkânsızlıklar ya da ümitlerle, yokluklar ya da çarelerle, tespitler ya da ütopyalarla– gündelik hayatı katlanılır kılma çabasından başka bir şey değildir.
Gündelik hayat… her gün –gece değil, gün– yeniden başlama gücünü hırstan ve hayalden alsa da, belki yalnızca bir lanetle (“böyle” yaşıyor olmanın, memnuniyetsizliğin ve başka türlü olabilirliğin laneti), hatta şiddetle (lanette saklı, gizli, belli belirsiz ama sınırlı bir şiddetle) yaşanır; açılabilecek kaçış yollarıyla, tüneller, labirentler, çıkmaz dehlizlerle, yoklukla, yaşanır, katlanılır, karşı çıkılır…
Burada ve bu kadar: firarı arzulayan bir ömür, zamanın ve mekânın tahakkümü karşısında, toplumun ve kurumların dayattığı gündelik hayat karşısında, bu yüzyıl sonunda (ve başında), kendi yokluğuna şen bir bilgi gibi ağıt yaktığında, ağıt ağıt olmaktan çıkar ve bir lanete dönüşür –belki.
Çünkü:
İntihar etmeyip yaşıyorsak, anlamın büyüklüğünden değil, hayatın içine düşmüş olmaktan, muzır bir merak ile ıstıraplı bir inadın götüreceği yeri görme isteğinden; bir de, üstüne üstlük, şahsi duruşun gölgesinin topluma bir lanet olarak düşmesini diliyor olmaktan başka bir anlamı yoktur her güne yeniden başlamanın.
ışık ergüden
sessizliğin anarşisi
kaos yayınları
kitabı satın almak için:
kaosyayınları.com
